Edebiyat Ödülleri Neden Şaşırtmıyor Bizleri?

 

BİRGÜN KİTAP 7 NİSAN 2012
15:22 07 Nisan 2012
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

***

Rüzgar bir şaire neyi fısıldar ki? 

TAYLAN ASIR 

“Mekana, zamana, lisana ve beyana, ana ve divana” sığmayan, kapsayan ama ibaret olmayan bir kozmik görünün dilini, şiirinin temel eksenine oturturken Fettah Köleli’nin, ‘türdeş’ ülke şiirinin dışına cesurca bir adım attığını söylemek mümkün.

Son kitabı Rüzgâr Ne Söyler Bir Münzeviye ( Bence Kitap 2012) başlı başına böylesi bir irdelemeye yeterince mahal veriyor. Bizim şiir okurken, herhangi bir şairin bir şiirini ya da tümden şiirlerini, asgari düzeyde beklentimiz kendini var-etmiş, kurmuş, özgeleşmiş olmasıdır. Ya da var-etmek, kurmak, özgeleşmek yolunda bir estetik tavır olarak debeleniyor olmasıdır. Şair özne bu çabanın tümünü kendi içrek darasında zehrederken, biz şiirinde bunu bir ardalan olarak karşımızda buluruz. Sanat yapıtında ardalan, insanoğlunun trajik oluşunun benzersizliğini bünyesinde barındırmasıdır. Dirim ile ölümü, var ile yok’u, zahir ile batını… Nesneyi öz’ün temaşasından ibaret görmemekle birlikte dilin kendi oluş sürecini de kapsayan bir dışarıda olmak hali, cisimden azade olmak, mekan ve zaman rabıtasından çıkabilmek ve an’ın çekirdeğine sığmayıp da an’ın çekirdeğinde dört başı mamur dolanıp duran öze inisiye olabilmek hali. Aslında “ Anlatılan senin hikayendir!” sözüyle müsemma olmuş bu ontik tavır günümüz şairini ilkel toplum bilicisine yaklaştırırken uzaklaştıran, uzaklaştırırken de yaklaştıran bir bağıntıdır. Şair, tıpkı bilici gibi yaşamın köklerine uzatır dilini, onda var olan öze içkin olmak ister; aşkı, yersizyurdsuzluğu, yalnızlığıyla barışık olmak ister; fakat tam da yaşamın köklerinde bellediği gibi onu değiştirebilme kuvvetini de kendi dilinde buluverir. Tüm bu süreç şiiri – türdeş olmayan şiiri- kuran yapıtaşlarını gerek özsel olarak gerek de dilsel olarak var eder. Bu yüzden historik hiyerarşiden azade bir halde kendimizi buluruz Homeros’ta, Kavafis’te, Melih Cevdet’te, Rimbaud’da, Nazım’da, burada adını saymanın yersiz olacağı daha pek çok şairde. Her birinin zamana, mekana, lisana ve divana dair sınırlılıkları olsa da bana sorarsanız ortak yanları takınmış oldukları ‘ontik tavır’ dır.

Türdeş şiir’den kastımı tam da bu noktada biraz açmak isterim. Günümüz şiiri ana akım olarak Ben’e özgü olanı dillendiren ve bunu çoğu kez alameti farika düzeyinde kavrayan ve dilsel olanakları bu uğurda konuşlandıran, şiiri uzay boşluğuna imaj imar etmek sanan bir düzlemden konuşuyor. Dilin köklerinde yatan zenginliği tarih-dışı bir piyango meşrebinde kavrayıp şapkamdaki tavşan farklı demeye getiriyor. Oysa ‘Ben’ eşsiz –biricik- olmayı imlediği gibi tarihsel olarak farkındalığı da imler. Topluluk olmaktan ayrışmayı içerdiği denli ortak yazgımızın köklerine inebilmeyi de içerir. Dilin encam aynasındaki zuhuru ancak bu diyalektiğin kavranmasıyla mümkün olabilir. ‘Ben’ bir bilimkurguda bir sabah ansızın tepemizde beliren bir meteor olmadığı gibi, onun dili de köksüz değildir. Bu dilin öznesi kurulan bir öznedir. Bu anlamda kendiliğindenliği yoktur. ‘Ben’ kendiliğinden değil, tarihsel bir üründür. Onun dili de öyledir. Bizim şiirden beklentimiz, kendi dilini kurmasıdır. Bunu yaparken de insanın derin izlerini kendi etinde bir yara gibi taşımasıdır.

Bu dördüncü şiir kitabı Fettah Köleli’nin. Dört kitabın tamamında dilsel ve bilişsel devinimi başat bir ark olarak görebiliriz. Şair kendi çukurunu kendi elleriyle kazıyor deyip tebessüm etmek mümkün. Derine indikçe biliyoruz ki kahrı ve kahhar yalnızlığı büyüyecek. Yüzeyde salınmak kafi gelmiyor belli ki. Dilsel ve bilişsel dönüşüm kendi mecrasında akarken – ve bunu dört kitapta ayrıntılı olarak incelemek mümkünken- benim bu yazıdaki konum aslında Fettah Köleli şiirinde asla değişmeyen bir tutuma yöneliktir: ontik tavır.

Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye bu anlamda söze kozmik görüyü belleten bir tutum içeriyor. Dil alabildiğine yalın olmakla birlikte kendi ritmini ve müziğini varlığın dolayımlarından sıyrılıp bir tür enerjiye dönüşmesi, yaşamın kendi zıddıyla bütünleşik bir halde anlatıcı beni kuşatması bağlamında kazanıyor. Ben, zaman mekan bağıntısıyla tanımlanan verili bir momenti imlemekten çıkarak, insan doğasının mayasına odaklanmakta, buraya içkin ontik tavrı net olarak takınmaktadır.

 

“ ölüm ve yaşam tek yumurta ikiziydi

hangisini yüceltsen aynı çınlamayla dönerdi başın

ben yaşam dediğin mikrobum rahip c

senin sevgili tanrının sana ihanetiyim”

 

Rahip C s.68

“ umay’ın ulu yurdu gökçe kalıtıydık evrenin

aşıktık sırat köprüsünden biletsiz geçerdik

gelincik tomurcuğuyduk bozlakla patlardık

zaman harmancısıydık dipte kalan dane0yi ayıklardık

Ne Adem Ne Ahali s.41

 

Bu alıntıladığım dizeler aslında kitabın tümüne yayılan ve şair öznenin şiirini kurarken varsaydığı oluş-özdeş doğa imgesinin birer örneği. Fakat burada doğaya yönelen her bir imge aynı zamanda şair öznenin kendi bilişsel ve içrek tutumu olarak son derece enerjik, dönüşen ve bir’e ulaşan türden dinamik. Anlatıcı ben – çoğulluğu ontik söyleyişten gelmekle birlikte- kendini tümün bir parçası hatta oğlu ya da kızı olarak görmekte, aşkı da yenilgiyi de, bu hal içre var olmakta devam etmeyi de kozmik görünün içerisine yerleştirmektedir. Kozmik görü şiirin temel düsturudur. Şiir bu sayede üstündeki zaman tozlarını silkelemekte, falanca medeniyetin, falanca milletin feşmekanca ayrıksı dili olmaktan çıkıp, insanın özüne yeltenmektedir. İnsan, varlığın aynasında temellük eden özdür. Bu bakımdan şiirin dili de bütünsel olarak okurun zihninde bu öz’e yönelik bir soyutlamayı da beraberinde getirir. Soyutlama, anın içinde sıkışmış olan kadim’i açığa çıkartacak, ‘ dipte kalan dane’yi günışığına sunacaktır. Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye bu bakımdan epistemolojik olarak da kendine açtığı özgün yoldan yürümektedir. Herhangi bir esrimeye mahal vermeden, insanın trajik oluş’unu coşkuyla karşılayıp, bunu bir olanak olarak kavramanın yetisidir bu.

 

“ dünya bu kusurlu haliyle, bozuk yazgısıyla

daha bir hoşuma gidiyor; teninin kokusu

aşkımızın tuzu var çünkü harcında “

Tanrıçam s.17

Fettah Köleli, Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye ile kendi yazgısının önemli bir dönemecine ulaşmıştır diyebiliriz. Diline dadanan kozmik devinim modern sonrası insanın, kendi kadim silüetini seyreylemesi anlamında özgün bir biçeme yönelmiştir. Bu şiirin aynasında uygarlıkların, katliamların, aşkların ve ayrılıkların ötesine taşan ‘büyücünün yanıtı ’sırrını açık etmektedir.

 

“ ey kutsal yalnızlığımız

sana da

ademe de

ahaliye de

şerh düşeriz

ak kağıda düşürdüğümüz

her harfte

kutsalı çiğnemek yasadır

yasaysa

gülücüğü kederli şarkılarımızın”

Şimdi Ve Burada s.73

 

 

Sanatın güncel rahatsızlıkları 

Rancière, günümüzün en özgün siyaset ve sanat kuramcılarından. Her iki alanda da ufuk açıcı ve ezber bozucu kuramlar geliştirmesinin yanı sıra, bu iki alanı daima birbirleriyle ilişkileri içinde ele alıyor. Çünkü ona göre sanat ve siyaset, birbirleriyle “arızî” olarak temas eden, iki sabit ve ayrı gerçeklik değil. Ortak bir mekân kurma, bu mekânda yer alacak özneleri ve nesneleri tanımlama etkinliği, sanatın ve siyasetin buluşma noktasını oluşturuyor. Estetik de, Platon’dan günümüze sanatın ve sanat üzerine söylemin geçirdiği tarihsel dönüşümün son noktası. Neyin sanat olup neyin sanat olmadığını belirleyen özgül bir “tanımlama rejimi”. Bu rejim, Kant ve Schiller’in kayda geçirip kuramlaştırdıkları “sanatın özerkleşmesi” süreciyle başlıyor; Baudelaire’le, Mallarmé’yle, 20. yüzyılın avangardlarıyla devam ediyor. Schiller’in “amaçsız özgür oyun” diye tarif ettiği sanatın özerkliği, gündelik hayattaki tahakkümden bağımsız bir mekânı ve etkinliği vaat ediyor. İşte “estetik devrim”le siyasal devrim, sanatsal avangardla siyasal avangard tam bu noktada buluşuyor: “Tahakkümden başka bir şeye adanacak bedenler” yaratma umudunda, özgürleşme vaadinde.

Estetiğin Huzursuzluğu, sanatın, politikanın, ütopyaların sonunun ilan edildiği bir dönemde, estetiğe radikal politikadaki rolünü yeniden kazandırıyor.

 

 

Arif Arslan'a katkıları için teşekkür ederiz.

Bu kez roman... 

Felsefe kitaplarıyla tanıdığımız Steven Lukes, bir romanla eğlenceli bir siyaset felsefesi yapıyor. Göndermelerle örülmüş çağdaş bir siyasal yergi olan bu kurmaca yapıtında, bir yandan felsefece düşünmenin tarihinde iyimserlik ile kötümserlik arasında sürüp gitmekte olan o ince çatışmanın izlerini sürerken, öte yandan ideoloji ile ütopya arasındaki ilişkiye de odaklanarak ütopya ile karşı ütopya arasındaki çizginin iyice bulanıklaştığını ve artık keskin bir ayrımla çizilemeyeceğini vurguluyor. … 

 

PROFESÖR CARİTAT’IN ŞAŞIRTICI AYDINLANMASI

-BİR DÜŞÜNCE GÜLDÜRÜSÜ-

Steven Lukes

Çev. Fisun M. Demir, Bilim ve Sanat Yayınları, 1. basım,

315 sayfa, 2005

 

 

Emeğin tarafından

Yapıcılar Türkü Söylüyor dizisinin beşinci kitabı olan Emek ve Siyaset, Türkiye’de teknolojiyle birlikte değişen üretim ilişkilerini, sermaye birikiminin şekillenişini, bölüşüm ve yoksulluk sorununu ele alan yazılardan oluşuyor. Emek üzerindeki yeni kontrol biçimlerini ve sendikaların bunlara tepkilerini, özel istihdam bürolarının emek üzerindeki etkilerini olgusal verilere dayandırarak kapitalizmin güncel eleştirisine yönelen düşünceleri anlaşılır bir dille aktaran, eleştirel olduğu kadar “daha iyi bir dünya” isteyen sınıfa yol gösteren bir çalışma.

 

EMEK VE SİYASET

Hazırlayanlar: Ali Rıza Güngen, Fuat Ercan, Özlem Tezcek, Özgün Biçer, Yasemin Özgün

Dipnot Yayınları, 1. basım, 200 sayfa, 2010

 

 

Sanatın sıçramaları 

Sanat tarihinden geniş bir kucaklamayla yararlanmış olan elimizdeki kitap, Batının siyasi devinimlerinden, toplumsal olaylardan, özellikle de toplumcu görüş açısından, sanatsal eleştiriden, bilimden, felsefeden düşünceler devşiren elimizdeki çalışma, bir kılavuz kitap olmayı amaçlamış. Modernizmin ve postmodernizmin neyin yanında olduğu, neye karşı olduğu ve bu akımların önemli sanatçılarının kimler olduğunu tanıttığı kadar bu sanatçıların önemli yapıtlarına renkli görsellerle yer veriyor.

 

BATI SANATINDA MODERNİZM VE POSTMODERNİZM

C. Vedat Demirkol

Evrensel Basım Yayın,

240 sayfa, 2008

 

 

Kalkınma söylemi 

Türkiye’de “kalkınma” söyleminin ortaya çıkışını, yerleşimini ve gelişimini irdelediği kadar, ekonomik süreç olarak nasıl bir etkisi olduğunu inceliyor Levent Ünsaldı. Meta yönelimli moderniteyi inşa eden “kalkınma”yı, şimdiye kadar liberaller, İslamcılar, milliyetçiler, sosyal demokratlar “piyasa”yı veri alarak siyasi ve düşünsel bir manevra aracı olarak kullandılar. Aslında “kalkınma”nın hiçbir şekilde piyasa dışı konumlanma imkanı yoktur. “Kalkınma” fikri, Kemalistler ve radikal İslamcılar gibi karşıt konumlanmalarda bile cazibesini korumuş olan ve bir strateji olarak sürekli gündemde kalmıştır.

BİR EKONOMİZM ELEŞTİRİSİ-TÜRKİYE’DE KALKINMA FİKRİ-

Levent Ünsaldı,

Özgür Üniversite Kitaplığı, 268 sayfa, Aralık 2011

 

 

Çoçukluk nereye gitti? 

Bebekliğin tersine çocukluk, biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgudur. Bir kültür çocukluk tasarımını taşımaksızın da varolabilir. Çocukluk tasarımı Rönesans’ın büyük icatlarından biridir. Bilim, ulus devlet ve dinsel özgürlük ile psikolojik bir koşul olarak çocukluk, 16. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Postman’a göre matbaa makinesi nasıl çocukluğu yarattıysa, elektronik iletişim araçları da onu yok etmektedir.

 

ÇOCUKLUĞUN YOKOLUŞU

Neil Postman

Çev. Kemal İnal,

İmge Kitabevi,

208 sayfa, 1995

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !