Henüz tanımayanlar için imam hatip lisesi kılavuzu

 

Türk eğitim ajandası ve ekonomik strateji 09/04/2012   Türkiye tamamen ideolojik bir yöne gitmeye karar verdi ve "dindar gençlik" yetiştirmeyi öncelikli mesele yaptı.
 
 
 
 

Dünyadaki yatırımın yönünü etkileyen Amerika’daki NASDAQ ve Dow Jones gibi endekslerin köküne indiğinizde, bir ürünün fiyatını belirleyen ya önemli bir teknoloji, ya yeni bir pazarlama şekli ya da farklı bir yönetim stratejisidir. Birçok yalan haber ve spekülasyon da uğraştırır borsacıyı. Fakat yatırımcıya en güvenceli bilgileri, ülkedeki kayıtlı işçi sayısı ya da bir başka deyişle işsizlik oranı verir. Bu yüzdelere bakarak ekonominin dinamosunu teşkil eden ve endüstrilerin talebine uygun şekilde yetişmiş olan işçi, sanatkar ve beyaz yakalıların genel durumu hemen gözler önüne serilir. Bu genç ve dinamik kadrolar kazandıklarıyla eve-arsaya yatırım yapar, araba alır, bayramlarda alışverişe gider ve en nihayetinde bir aile kurar. Demokrasi deyince de Türkiye’de yaşadığımız sorunlara medyada özellikle Amerika örnek gösterilir. Sistemin çoktan yerine oturmuş ve halkın genelinin hayatından memnun olduğu görünen ABD, son olarak 4+4+4 yasası tartışılırken de örnekler havuzu oldu. Bu yasaya göre artık zorunlu eğitim üç aşamaya bölünüp 4. sınıftan itibaren öğrenciler imam hatip orta okulları dahil farklı eğitim programları olan okullara ayrılabileceklerdir. Fakat bu denli teknik olan bir konuda yapılan Amerika örneklemeleri, daha çok inanç ve ibadet özgürlüğü üzerine oldu. Bu yaklaşım şekli sadece halkı yanıltmakla kalmıyor, aynı zamanda Türk ekonomisine de büyük zararlar veriyor. 

Türkiye son on yılda, özellikle Kemal Derviş’in 2001’deki ekonomik kriz sonrası üç yıllık yapılanma programını benimseyip devam ettirmesiyle birlikte, bölgede yatırımın ve yeniciliğin merkezi haline dönüştü. Aynı yıllarda internetin ve bilgisayarın da dünyada ve Türkiye’de ucuzlayıp yaygınlaşması, Türk insanını birdenbire bilgiye kolayca ulaşabilir ve anında paylaşabilir hale getirdi. Bunun üzerine bir de Avrupa Birliğiuyum süreciyle gelen finansal destekler, Türkiye’yi tam anlamıyla Avrupa ile Asya’yı birbirine bağladı ve Başbakan Erdoğan’ın liderlik gücü sayesinde benzer ekonomik şartlarda olan diğer “ikinci dünya” ülkeleri arasında lider konuma getirdi. 

Fakat Türkiye her açıdan dünya sahnesinde kademe atlamak için avantajlı hale gelmişken geleceğin üretim ve tüketim şeklini belirlemede en önemli rol oynayan eğitim sistemi konusunda tamamen ideolojik bir yöne gitmeye karar verdi ve“dindar gençlik” yetiştirmeyi öncelikli mesele yaptı. Şimdiki standartlarda bile eğitim sektörüne bu kadar eksik ve bu kadar karmaşadan dolayı ayrıca bir önem verileceği düşünülürken, çarenin bu dünyadan çok öbür dünyayı düşünen bir gençlik yetiştirmede aranması, yapılacak özel yatırımları da aynı yöne çekecektir.

Amerika’da 50 eyalet var ve bunların 48’inde toplam 3143 kontluk (county) yani özerk yönetim bölgesi haritalandırıldı. Dahası, bunların her birinin kendi politikalarını belirleyen birer eğitim bakanlığı var. Bunun üzerine üç bin kadar üniversite ve dünyanın dört bir yanından eğitmen ve bilim insanını ithal eden bir yapı ile ülkenin araştırma ve geliştirme harcaması, 2008 itibarıyla, 320 milyar doları aşarken, Türkiye’de aynı yıl 7 milyar rakamına ulaştı. Yani eğer Amerika’nın her köşesinde farklı din ve mezhepten okul ve ibadet yerinin var olması, bu eğitim politikasına destek olarak örnek gösterilecekse, aynı ülkede bunların kat kat fazlası bilim merkezinin, derginin, gazetenin, derneğin, vakfın ve sivil toplum kuruluşunun yanyana yaşadığı da unutulmamalı. 

Demokrasi ve Felsefe (Democracy and Philosohphy, 2007) adli makalesinde Richard Rorty, demokrasi terimini iki anlama böler. Birincisi “anayasalcılık” dediği hür irade ile seçilmiş kişilerin yönetim gücüne ulaşma şekli, diğeri ise “egalitercilik” (esitçilik) yani bireylerin doğuştan eşit fırsatlara sahip olmaları ve tabiatından veya yaşam tarzından dolayı hiç bir ön yargıya tabi tutulmadan yaşaması olarak. Türkiye siyaset tarihini meşgul eden ana unsurlar her zaman esitçilik anlayışının yerleşememesinden doğmuştur. Ama ilginçtir ki bu sorunları gidermeye çalışırken toplum ve kanaat önderleri ağırlıkla ülkedeki seçme, seçilme ve söz sahibi olma konularıyla ilgili meşgul olmuşlardır. Özgürlükler konusunda fikir yoranlar ise mini etek giymek ve sigara yasağı gibi yüzeysel konulardan biraz daha derine indiklerinde kuyulardan çıkamaz oldular. Halbuki başta çok mantıklı gelmese de bu serbest düşünceli insanlardır toplumun diğer kesimlerine de özgürlükleri aşılayacak olan. Muhafazakarlık konusunda Amerika’daki Protestan ahlaki ve Avrupa’daki Hristyan Demokratları örnek gösteren medya figürleri bunların hangi tarihsel, ekonomik ve aykırı düşünsel oluşumlardan geçerek bu seviyeye geldiklerini de anlatması gerekmez midir? Edgar Morin’in dediği gibi, bilgi hakkında bilgi olmadan bilgi olmaz. 

Serbest ve kuresel piyasa ekonomisinde başarının seviyesi bilim, üretim ve yönetim kadrolarının dünya piyasasına adaptasyonu ve yeni standartlar ihraç edebilme kabiliyetiyle ölçülür. Fakat Türkiye’de kurulan eğitim sistemi bu hedeflere doğru yönelme iradesini gösterememektedir. Aynı geçmişteki hükümetler gibi, şimdiki hükümet de ideolojik olarak belli bir çerçeve içersinde hareket etmesini istediği bir öğrenci ve öğretmenler ağı kurmak istemektedir. “Çocuklar ailenindir ve aile çocuğuna ne eğitim vereceğine kendi karar vermelidir” deniliyor. Doğrudur. Peki çocuklar ailenindir de aileler kimindir? Demokratik bir ailede gideceği okulun hangisi olacağına çocuğun kendisi mi karar verecek? Bir aile kendini ne kadar bağımsız zannetse de uygulamada devletin kaynaklarına, alt yapısına ve korumasına ihtiyacı vardır. Sonuç olarak, devletin seçenek olarak sunduğu ve yatırımına ağırlık verdiği oluşumların dışında bir seçim yapmak sadece manevi değil aynı zamanda maddi olarak da zordur. 

Bir eğitim sisteminin kamuya ve ekonomiye etkisini tam anlamıyla görebilmek için en az on yıl geçmesi gerekmektedir. Okula yeni başlayan bir öğrenci bu süre içerisinde üniversite çağına gelmiş olacaktır. On yıl sonra gençlerimizin önüne çıkacak fırsatlar veya zorlukların neler olacağını kimse bilemez. Fakat bilinen şudur ki bir toplumun ilerleyebilmesi farklı dini inançlarla yetişenlerin ayrışması ile değil, aynı ahlaki değerlere sahip olan insanların birlikte çalışmasıyla gerçekleşir.

 

*Yönetim ve Strateji Uzmanı4+4+4 tartışmasıyla yeniden gündeme gelen imam hatipler, bir bakıma hem laik olmamızı hem de 'Ne olacak canım, iki rekât namaz da kılıver'memizi bekleyen devletimizin okullarıydı.
 
 
 
 
4+4+4 tartışmasındaki pedagojik itirazların yanında bazı kaygılar da şöyle dile getiriliyor: “Din ve Kuran eğitimine karşı değiliz” ama “İmam hatiplerin tekrar açılmasını istemiyoruz”. Bu tarz düşünceleri dile getirenlerin bazılarının konuyla ilişkisi ‘anneannesinin başörtülü olmasından’ ve tanıdığı tek imam hatiplinin ‘çok yakın bir arkadaşının oğlunun bir arkadaşı’ olmasından ibaret olsa da tartışmanın bu kısmında imam hatip liselerine bazı kesimler tarafından din eğitimi veren kurumlar olmaktan başka anlamlar yüklendiği çok açık. Pek tabii zaman zaman bu anlamlar toptancı, saldırgan, nefret dolu bir yaklaşıma dönüşüveriyor. Ve fen lisesi, Anadolu lisesi, turizm lisesi gibi bir çeşit devlet lisesi olan imam hatip lisesi üzerinden gittikçe derinleşen bir kodlama hatası yapılmış oluyor. 


Nedir imam hatip? 
İmam hatipler, sıraları, duvarları ve öğrencileri olan, tahtanın üzerinde Atatürk resmi, İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabesi asılı bulunan okullardır. Okula kapıdan girilir ve pencereden bakılır, kopya çekmek, okuldan kaçmak serbest değildir ama havalıdır. Bunların dışında imam hatip okullarında namaz kılmak için mescit bulunur. Namaz kılmanın irticai faaliyet olduğunu düşünenler için yazının bu kadarını okumak yeterli olabilir. Ben gerçekten meraklılar için devam edeyim. 
İmam hatip liseleri kendi içlerinde ‘düz imam hatip lisesi’ veya ‘Anadolu imam hatip lisesi’ olarak ikiye ayrılır. Anadolu imam hatip liselerinde çoğunlukla İngilizce ağırlıklı eğitim verilir. Benim okuduğum dönemlerde henüz sekiz yıllık kesintisiz eğitim yoktu. İmam hatip lisesine ilkokul beşinci sınıftan sonra girerdiniz. Eğer okuyacağınız okul Anadolu imam hatip lisesi ise imtihanla yerleştirilmeniz gerekirdi. Lise o dönemde diğer okullarda üç yıl iken imam hatip liselerinin yüklü müfredatı yüzünden dört yıla yayılırdı. Ortaokulda normal müfredata ek olarak yalnızca Kuran-ı Kerim ve Arapça bulunurdu. Lisede bunlara fıkıh, kelam, tefsir gibi dersler eklenirdi. Genellikle fıkıh dersleri güncel meselelerin ve helal ile haramların tartışılması ile geçerdi. Lise birinci sınıftayken bir arkadaşımızın fıkıh hocasının “Yaptığımız ibadetleri Allah için yapıyoruz ama aslında Allah’ın yaptığımız ibadetlere ihtiyacı yok, bizim var” demesine “E o zaman madem bize ihtiyacı yok, bizi neden yarattı” demesi çok güzel bir soru olarak takdir görmüştü. İmam hatip liselerinde bu tarz tartışma ortamı diğer devlet okullarında ne kadar bulunursa ancak o kadar bulunurdu. Ne eksik ne fazla... 

Dinini diyanetini bilsin 
28 Şubat’a kadar imam hatiplerin belli bir öğrenci kitlesi vardı. Zaten çoğunlukla imam ve hatip kadrolarının imam hatip lisesi değil, ilahiyat fakültesi mezunları tarafından doldurulduğu bir ortamda, çocuklarını imam hatip liselerine imam ve hatip olsun diye gönderen hemen hemen hiç kimse yoktu. İmam hatip liselerini meslek lisesi statüsüne alıp “Madem imam ve hatip olacaklar o zaman üniversitede başka bölümlere gitmesinler” gibi bir algı üreten (bir nevi uyduran) ve sonra da buna inanıp savunuculuğunu yapan kimseler, 28 Şubat’ın ürünüdür. Çünkü benim devam ettiğim yıllarda imam hatip liseleri böyle bir amaca hizmet etmiyordu. 
Kuruldukları dönemde ise devletin dini ve din eğitimini kontrol altında tutmak istemesi amacıyla açıldıkları bir gerçek. Din eğitiminden kasıt ise elbette İslam’ın bu coğrafyadaki yorumu, Türk-İslam sentezi. Yani imam hatipler, bir bakıma hem laik olmamızı hem de ‘Ne olacak canım, iki rekât namaz da kılıver’memizi bekleyen devletimizin okullarıydı. Ve bu liseler zamanla velilerin çocuklarını matematik, fen, İngilizce gibi derslerin yanında Kuran, Arapça gibi dersleri de öğrenmesi ve belki de daha önemlisi, bu liselerin korunaklı sosyal ortamında dinini diyanetini bilerek yetişmesi amacıyla gönderdikleri liseler olmuşlardı. 

4+4+4 bahane imam hatip şahane 
İmam hatip liseleri 28 Şubat’ın katsayı, başörtüsü yasağı veya sekiz yıllık kesintisiz eğitim gibi uygulamalarından çok etkilendiler. Başörtülü öğrenciler okula alınmadı, okuldan atılanlar, servisle geldikleri okulun önünden bindirildikleri polis otobüsünden şehrin diğer ucunda indirilenler, karakola alınanlar oldu. Okulda halihazırda okuyan öğrenciler ansızın gelen katsayı uygulaması ile kazanılmış haklarından mahrum olurken fi tarihinde imam hatipten mezun olanlar bile bu uygulamaya tabi oldu. 
Bir de bu darbe ortamında hemencecik imam hatip aleyhine bir ortam oluştu. Birileri çıkıp sık sık meslek eğitiminin öneminden ve “İmam olmayacaksan ne işin var imam hatipte, oh olsun hepinize” gibisinden demeçler verdi. Bir radyo spikeri alakasız bir konuda mesela bir doktorun hatası yüzünden ölen bir hastanın haberini okurken “İşte imam hatipliden doktor yaparsan böyle olur” diye, mantık hatasının neresinden tutacağını bilemediğimiz analizler yapmaya başladı. 28 Şubat döneminin köşe yazılarına ve gazetelerine ise hiç girmeyelim, çıkamayız. Ama o yazıların faydası olmuşsa o da şudur: Zannederim zamanla kendi toprağındaki insanlara uzaylı gibi bakan köşe yazarı figürüne o dönemde alışmış olduk. 
Nitekim mesele bugün de hâlâ karanlık-aydınlık sarkacında kör bir imam hatip düşmanlığı üzerinden tartışılıyor, başka bir şey değil. Ve eminim, siz bu yazıyı okurken hâlâ birileri söze “O imam hatipliler var ya...” diye başlıyor ve aynı anda hâlâ birileri belki şu anda büyük plazaların birinde yaptığı iş görüşmesinde imam hatipli olduğunu gizlemek durumunda kalıyor... Bu yazıda imam hatip liselerinin eğitim tarzından, teknik meselelerden ve darb

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !